Dünyanın hiçbir ülkesinde bizim toplumumuz kadar siyasetle ilgilenen ve uzun uzadıya siyasi analizler yapan başka bir toplum yoktur. En yaşlımızdan en gencimize hatta çocuklarımıza kadar herkes bir siyaset uzmanı gibi olayları yorumlar. Hatta hızımızı alamaz bazen en yakınlarımızla bile siyaset yüzünden kırgınlıklar yaşarız. Ülke sorunları konusunda hepimizin bir çözüm önerisi vardır. Siyasilerin yetersizlikleri konusunda kıyasıya sohbetler eder, kendi aramızda partileri ve liderlerini amansız bir yarışa sokarız…
Hayatın gerçeklerinden ve kendi sorunlarımızdan ziyade ülkenin sorunlarıyla ilgilenmek çok hoşumuza gidiyor. Tabi bunun birçok nedeni var ama en önemli neden ideolojiler konusunda yeterli bilgiye sahip olmamamız. Körü körüne takım tutar gibi bir partinin mensubu oluyoruz. Aslında niye o siyasi yapının içerisinde bulunduğumuzu çoğumuz da sorgulamayız… Ülkemiz son otuz yıl içerisinde bu kısır çekişmeler yüzünden çok ağır bedeller ödedi. 1970’li yılların başından itibaren başlayan siyasi gerginlikler ve çatışmalar o kadar çığırından çıktı ki 1980 yılına gelindiği zaman bu çatışmalı süreç bir askeri darbe ile sonlandı. Arkasından gelen anti demokratik uygulamalar ve milyonlarca kişiyi etkileyen mağduriyetler, yaşanan çok büyük acılar ve yitik bir kuşak… Neydi bu ülkenin yaklaşık otuz yılını etkileyen sağcılık ve solculuk kavramı? Dünyada ne zaman kullanılmaya başladı? Kitleleri arkasından sürükleyen sağcılık ve solculuk ilk olarak hangi ülkede ortaya çıktı? Bizim kültürümüzle ve bizim tarihimizle bir ilgisi var mı? Cevaplanması gereken sorular yumağı… Dünya sağcılık ve solculuk kavramı ile 1789 Fransız ihtilal’ı ile tanıştı. O dönemde Fransız toplumu soylular ve derebeyler’ den oluşuyordu. Toprağın ve ekonominin sahibi olan bu ayrıcalıklı sınıf yanlarına kiliseyi de alarak bütün hukuk düzenlemelerini ve ekonomik yapıyı kendi menfaatleri doğrultusunda düzenlediler. Dünya üzerindeki coğrafik keşifler yeni zenginler ve yeni sınıflar doğurdu. Coğrafi keşiflerle ortaya çıkan bu zenginler sınıfı yanlarına yoksul köylüleri ve işçileri de alarak kurulu düzene başkaldırdı ve Fransız ihtilalini gerçekleştirdi. Yeni kurulan Fransız cumhuriyetinde iki tip parti kuruldu. Birincisi soyluları ve kiliseyi temsil eden parti, ikincisi ise yeni oluşan burjuva sınıfını ve yoksul köylüleri temsil eden parti. Yeni kurulan Fransa meclisinde soyluları ve kiliseyi temsil eden parti meclisin sağ tarafına oturdu. Burjuvayı ve yoksul köylüleri temsil eden parti ise meclisin sol tarafına oturdu. Böylece Fransız meclisinde sağ tarafa oturanlara sağcı, sol tarafa oturanlara da solcu denildi. Dünyaya sağcılık ve solculuk kavramı bu ilk Fransız meclisindeki oturma düzeninden dolayı yayıldı.
Ülkemizde ise ismet İnönü tarafından ortanın solu kavramı ortaya atılmış ve CHP İnönü ile birlikte kendisini solda tanımlamaya başlamıştır. CHP’nin karşısında olan muhalif partiler ise kendisini sağda tanımlamıştır. Ülkemizde ilk siyasi kamplaşmalar kavramsal anlamda ismet İnönü’nün CHP genel başkanı olduğu 1965 yılında Abdi ipekçiye verdiği bir röportaj ile başlamıştır.
Özetleyecek olursak sağcılık ve solculuk kavramları bizim ürettiğimiz kavramlar değildir ve bizim toplumuza sonradan girmiştir. Ülkemizde dünyada ki sosyolojik durumu ile de ters bir konumu vardır. Biz de üst gelir grupları ve elitistler kendini solda, alt gelir grupları ve yoksul köylüler kendini sağda tanımlıyor. Dünyada ki algılamanın tam tersi bir durum var. Gerçi burası Türkiye hangi kavramlar yerli yerine oturmuş ki sağcılık ve solculuk kavramı da otursun? Haftaya görüşmek umudu ile hoşça kalın...